klopp stylehttp://instagram.com/p/nGM1rWxcoO/

klopp style
http://instagram.com/p/nGM1rWxcoO/

mavi ışıklar altında coşkulu bir şekilde konsere başlayan şarkıcı, “burada şarkı söylüyor olmamı önce allah’a, sonra peygamberime, sonra atatürk’e borçluyum” diyor ilk şarkının ardından. şükür için sırayla işaret ettiği her hedef sonrası alkışın şiddeti sonradan olacaklardan habersiz daha da artıyor.

çok kanıksamış olmakla beraber, alkışlamak aslında mekke cahiliyesinin önemli ritüellerinden biridir. günümüzde sahnede türlü meselelerden bahseden şarkıcıyı konuşma sonrası alkışlamak “evet doğru diyorsun galiba” anlamına gelebileceği gibi, “çok ve boş konuştun, sus ve şarkı söyle” anlamına da gelebilir. ama sahnedeki şarkıcı aralıksız ucuz bir popülizm kusuyorsa bu alkış pek de izleyenlerin yararına olmaz, olmadı da…

şarkılar peşi sıra geliyor, alkıştan gazı alan şarkıcı şarkıların bitişi sonrası gerçekleştirdiği halka seslenişlerde nabza verilen şerbetin gramajını arttırmakta bir beis görmüyordu. ne kadar yumuşak karın varsa hepsine dokunan, aldığı alkış miktarınca da tüm bu gayretinden galip ve güçlenmiş olarak çıkan bir adamdı sahnedeki. allah’tan peygambere, atatürk’ten şehitlere, “ankara’daki puştlar” diye bahsettiği siyaset adamlarından etimolojik sözlüklerin araştırılıp kültüre sahip çıkılması gerektiğine kadar uzanan geniş bir yelpazede atıp tutuyordu.

bir ara salondakiler, gülen yüzlerle “bak türbanlılar çıkıyor” diyerek salonun kapısını işaret etmeye başladılar. ortam ısınmıştı. alaturka rock müziğinin kadife sesli prensi bu ortaya elbette kafa çakmalıydı. şarkıyı 4 oktavlık sesiyle perdeden perdeye zıplayarak tamamlamanın da verdiği enerji ile açtı ağzını yumdu gözünü. konuştuklarımdan rahatsız olanlar olmuş ki kalkıp gidenler oldu dedi. “rabbim şahittir ki, keşke benim okuduğum kitapların onda birini okusalardı, o zaman ne dediğimi iyi anlayacaklardı…” salonda her konuşma sonrası olduğu gibi yine bir alkış koptu. şarkı aralarında ve hatta nakaratlarında kurduğu birkaç sloganik cümleyle “ötekiler”i salondan uzaklaştıran adam artık bir halk kahramanıydı. kendisinden sadece müzik talep ettiğimiz adam birden rabbini de şahit göstererek ne kadar çok kitap okuduğunu başka insanları küçük düşürerek kanıtlama telaşına girmiş, işi adeta bireysel şova dökmüştü. “ben çok okudum, onlar cahil, o yüzden beni anlamadılar.” diyordu. alkışın şiddetiyle deliye dönen kadife ses, işi daha da ileri ve teknik bir boyuta taşıdı. “vahdedi şuhud ve vahdedi vücud arasındaki farkı gelsin söylesinler, müziği bırakmazsam haysiyetsizim” diyerek alakasızca bir artistik patinaja başladı. muhiddin ibn arabi’den olduğunu iddia ettiği, içinde şarap ve ayna olan bir iki ağdalı hikaye anlattıktan sonra “lafı nasıl koydum gediğe” dercesine mikrofondan uzaklaşarak bateristin yanına gitti. salonda yine bir alkış, bir kıyamet. işin garibi alkışlayanların çok büyük bir oranı bu tasavvuf terimlerini ve anlatılanları belki de ilk kez duyuyorlardı. olsun, ne çıkardı. kim soracaktı, sahnedekini alkışlarsın olur biterdi. alkışlamak, ben biliyoruma tekabul edecekti.

kadife sesin sahnedeki yapay çilesi ve şovu bitmiyor, bitmiyor, bitmiyordu. şarkı aralarında allah, peygamber, atatürk, şehitler gibi kullanabileceği tüm değerleri tüketmişti. tasavvuf kitaplarından pasajlar geçiyor, aşktan şaraptan allahla bir olmaktan dem vuruyordu. alkolün etkisiyle de kafası bi’ dunya olduğundan olsa gerek kurduğu cümleler anlaşılmıyor, anlatmaya başladığı konu bağlanmak bilmiyor, iş gittikçe kabak yemeğine dönüyordu. az önce hararetli ve tiyatral bir şekilde “edeb ya huuu” diyen, edepten bahseden adam, “ben neyim ki, ben sizin köpeğinizim yeaa” diyerek korkunç bir mütevazilik gösterisi sergilemeye başladı. seyircilerin dudaklarından yarım yamalak bir “estağfurullah” mırıltısı duyuldu. az önce en ateşli şekilde alkış tutan insanlar bile birbirlerinin suratına “napıyor bu hıyarağası ya” bakışı atmaya başlamıştı.

beklenen sonu çok merak ediyordum. artık kafam müziği de kaldırmaz hale gelmişti. rock tınılarıyla harmanlanan alaturka şarkılara eşlik eden sakallı udinin parmakları bir örümcek gibi en tiz seslerde dolanıyor, bu parmaklar en kibar tabirle kafamızı ütülüyordu.

derken sahnenin yanında elinde çiçeklerle bir kadın belirdi. şarkı arasında anons edilen kadın elindeki çiçeği takdim etmek üzere sahneye çıktı. bize söylemek istediğiniz bir şeyler var mı dedi kadife sesli prens. kadın normal bir ses tonuyla, belediye başkanımız seçim sonrası dinlenmeye çekildiği için gelemedi ve selamlarını iletti dedi. eyvah dedim o an. kadife ses, rövaşataya kalkmaya hazırlanan futbolcu misali pozisyonunu almış, yüksekten gelen ortaya gelişine çakmaya hazır bekliyordu.

"para mara hikaye sevgili dostlar, ben buraya geldiysem başkanınız da buraya gelmeliydi, çünkü chp’lilik budur" dedi. salondakiler alkışladı, fakat bu alkış hoş olmayan manzaralar doğuracaktı. alkıştan gaz almak konusunda doktorası olan kadife ses, bir hışımla "o başkan buraya gelecekkkkk!!!!" haykırışını yaptı. salonda memnuniyetsiz bir mırıltı yükseldi. insanlar salonu terketmeye başladı. kadife ses haddi aşmıştı. başkalarını aşağılarken alkışlarla destek olduğumuz ve kahraman ilan ettiğimiz şarkıcı, şimdi bizim seçtiğimiz başkana giydiriyordu. konser bitti.

konser çıkışında suratlar turşu kıvamındaydı. herkes gece ile ilgili yorumlarını yapıyordu. kabullenmek istemeyen bir ses tonuyla “sarhoştu adam yaa…” diyen de vardı, öfkeli bir şekilde “saçmaladı gerizekalı” diyen de…

özetle canım benim; sahnede ve ‘tribünler’de olanlar, yaşadığımız toplumun bir prototipiydi. iki kuruşluk kulaktan dolma bilgiyi alkış uğruna ortalığa boca eden şarkıcı ve buna çanak tutan cahil izleyiciler olarak salonu bombok etmiştik. ve ikiyüzlülük gereği salondan çıktıktan sonra hedef olarak elbette şarkıcıyı göstermiştik.

bir sonraki konserin planını yapmak üzere etkinlik takvimine baktık…

nisan 9, 2014
ziegfiroyt

ben de sizi seviyorum.

amerikan psikologlar derneği, insanların kendi fotoğrafını çekip sosyal ağlarda paylaşmasını psikolojik rahatsızlık olarak tanımlamış.
bak canım benim, şurda bi tane selfie keyfimiz var, onu da sizin ibibik tanımlamalarınıza kurban vermeyiz. şu açıklamanızdan sonra “aa yoksa bende de mi bir sıkıntı var, hemen psikoloğuma görüneyim” diyeceğiz sandınız di mi, sizi uyanık eşşolubeşkulaklar sizi ya.
but first let me take a selfie insanı, tipsiz ziegfiroyt

amerikan psikologlar derneği, insanların kendi fotoğrafını çekip sosyal ağlarda paylaşmasını psikolojik rahatsızlık olarak tanımlamış.

bak canım benim, şurda bi tane selfie keyfimiz var, onu da sizin ibibik tanımlamalarınıza kurban vermeyiz. şu açıklamanızdan sonra “aa yoksa bende de mi bir sıkıntı var, hemen psikoloğuma görüneyim” diyeceğiz sandınız di mi, sizi uyanık eşşolubeşkulaklar sizi ya.

but first let me take a selfie insanı, tipsiz ziegfiroyt

empriyum sordu:
okuyunca kendi kendine sürekli düşündüğünü düşündüm, bunları düşünmek seni yormuyor mu? ya da düşündükten sonra her cevabı bulabiliyor musun? ya da cevabı bulamadığın zamanlar seni tekrar düşünmekten alıkoymuyor mu? Eğer bu konuda enerjin hiç bitmiyorsa bana yolunu söyler misin, en azından küçük tüyo. Çünkü birilerinin düşüncesini seslendirmeyi reddedip kendim düşünmek için sanırım küçük yardımcıklara ihtiyacım var.

evet düşünüyorum ama yaşadığımız hayat sadece düşünme seansları uygulayarak kavrayabileceğimiz bir hayat değil bence. bu gerçeği görmezden gelip zorladığım ama bulamadığım birçok cevap, yanında biriken umutsuzluk ve zihin yorgunluğunu da beraberinde getirebiliyor.

birçok konu hakkında bir şeyler bildiğimizi zannediyoruz, ama ne kadarı hayatla bağdaşıyor, ne kadarı gerçekle birebir ilişkili bunu yaşayınca veya gözlemleyince anlayabiliyoruz. bu bana, öğrenme aşamasında “bu gerçek hayatta ne işimize yarayacak abi" dediğimiz trigonometri (veya türev vs) gibi geliyor. hakkaten de ne işe yarayacak bu türev hayatımızda diyorum ama bir bakıyorsun ki gerçek öyle değil. bunu bilmiyor veya tecrübe etmemiş olmamın neticesinde sahip olduğum "ne bu şimdi…" düşüncesi refakatçiliğinde sabaha kadar da düşünsem bana hiçbir faydası olmuyor. biliyorum ki bu tür sorular ihtiyaç anında istemesen de çok güzel cevaplanıyor.

bununla ilgili verebileceğim çok örnek var, keşke vakit bulabilsem hepsini anlatabilsem. ama mekanizmanın nasıl çalıştığı ile ilgili sıradışı bir örnek vericem. şu yazdığımı belki 5-10 kişi gerçekten okuyacak, belki sadece 1 kişi anlayacak ama bunu artık yazmam lazım, çünkü konu açıldı tam zamanıdır. zira bu konu hakkında daha önce kimseye bahsetmedim. özel olarak da oturup yazabileceğimi sanmıyorum. konu dağılırsa kusura bakmayın ama toparlamaya çalışacağım :)

bakara 102, çok bambaşka bir ayet. mesela bu ayet üzerine günlerce, haftalarca hatta aylarca düşündüm. cevabını bulamadım. ve dediğin gibi beni çok yordu.

ayet özetle şöyle; "onlar, süleyman’ın sahip olduğu mülk konusunda şeytanların anlattıklarına inandılar" diye başlıyor ayet. "fakat süleyman hiçbir gerçeğin üzerini örtmemişti, şeytanlar gerçeği karatmışlardı ve insanlara "sihir" öğretiyorlardı" diyor ve şöyle devam ediyor. “şeytanlar, bu sihiri babil’deki harut ve marut isimli iki melekten öğrenmişlerdi. o iki melek de “biz bir fitneyiz, sakın gerçeği karartmayın” demedikçe kimseye bunu öğretmiyordu.” öyle bir sihir ki bu, erkek ve karısının arasını açıyordu. ki insanlar, allah’ın izni olmadıkça bu sihirle kimseye zarar veremezler. fakat onlar kendilerine yarar vereni değil, zarar veren şeyi öğreniyorlardı… diyor ve ayet şöyle bitiyor: “karşılığında kişiliklerini sattıkları şey ne kötü. keşke bilselerdi!

şu ayeti lütfen bu yazının devamını okumadan önce farklı meallerden de okuyun, karşılaştırın ve üzerine biraz düşünün. gerçekten müthiş çarpıcı, bambaşka bir ayet bu.

şimdi işin sıradışılık boyutuna geliyorum. bu ayetin ne anlama gelebileceğini dediğim gibi çok ama çok uzun süre düşündüm. tüm formülü ezbere biliyordum, fakat dönüp dolaşıp “bu bilgi gerçek hayatta ne işime yarayacak” noktasına geri dönüyordum. 

fakat çok ilginçtir ki burada bahsedilen şeyin ne olabileceği hakkında kafamdaki belirsizliği gideren şey, breaking bad 3. sezonun 6. bölümü oldu. çok ciddiyim :) spoiler vermeden şöyle izah edeyim; walter ve gale isimli iki karakter, büyük bir labaratuvarda bir uyuşturucu karteli için metamfetamin imal eden iki kimyacı. henüz yeni tanışmışlar… işlerini bitiriyor ve aralarında muhabbet etmeye başlıyorlar. ikisi de aslında yaptığı işin suç olduğunu içten içe biliyor. walter soruyor, “buraya nasıl geldin gale?” gale cevap veriyor: “hürriyetçi bir insanım. aklı başında yetişkinler istedikleri şeyi bilirler ve bunu ben sağlamasam da başka bir yerden mutlaka temin ederler. en azından benim ürettiğim metamfetaminde ne toksin var, ne de katkı maddesi. paralarının karşılığını tam olarak alıyorlar.” çok değil birkaç saniye sonra ise şu cümleyi kuruyor; “labaratuvarı çok seviyorum. çünkü hala sihirli bir yer. ve kimya…” walter ekliyor: “chemistry, it is.. it is magic. it still is…

bölüm bitti ve gale’in bu sözü üzerine düşünmeye başladım. ben uyuşturucu üretmesem de insanlar zaten bunu başka bir yerden temin edecek diyordu. ki daha da kalitesiz, daha fazla zehir içeren bir uyuşturuya paralarını vereceklerdi. açıkçası “magic” vurgusu hiç aklımda kalmadı bile. yapılmaması gereken kötü bir şey yaptığımızda iç savunmamız genelde hep bu oluyor: “ben yapmasam zaten biri bunu yapacaktı…” üzerine düşündüğüm şey sadece buydu.

uyumadan önce kur’an’ı rasgele açıp bir kaç sayfa okuyup öyle yatarım. o gece de aynısını yaptım. ve açtığım yerde bakara 102 vardı. çok ciddi söylüyorum, hayatımda böyle şoke olduğumu hatırlamıyorum.

baştan sona ayeti defalarca okudum.

-diziyi izlemeyenler için spoiler var-

walter white, uyuşturucudan kazandığı parayla dehşet bir servet yapan, fakat bu kara parayı aklayabilmek için de kıyasıya mücadele veren bir abimiz. karısıyla birlikte bu parayı aklayabilmek için işbirliği yapıyor ve bir süre sonra araları açılıyor, ayrılıyorlar.

-spoiler bitti-

bizim geleneksel magic/sihir/büyü algımız tamamen kağıtlara yazılan, okunan üflenen uyduruk sözler üzerine kurulu. kurbağa bacağını semiz otuyla tencerede kaynatıp sevdiği kişiye içirince kendisine aşık edeceğini zanneden tipleriz ekseriyetle. böyle bir şey yok dostlar, sevgili dostlar. kur’an’da geçen tüm “sihir”li ayetleri dikkatle inceleyin ve hangi anlamlarda kullanıldığını kendiniz görün.

evet dostlar evet, harut ve marut’un insanlara öğrettiği “sihir” bence kimyadan başka bir şey değil. öyle bir şey ki; insanlığın yararına sayısız fayda üretebileceği gibi; uyuşturucu veya patlayıcı silahlar gibi insanlığı mahvedecek zararlar da üretebiliyor insanoğlu bu sihirle. ki bilirsiniz, birçok uyuşturucu ilk üretildiğinde belli hastalıkları tedavi amaçlı üretilmişler, fakat sonra üretim amacından saparak insanlığı her yönden mahveden maddelere dönüşmüşlerdir. ayette de dediği gibi “onlar kendilerine yarar vereni değil, zarar veren sihiri öğreniyorlardı…" ki sonunda eşlerin arasını da açabilecek bir zarar. -dizide de öyle oluyor zaten-

ayetteki, “allah izin vermediği sürece kimseye zarar veremezlerdi” ne anlama geliyor, demek ki allah böyle şeylerin olmasına izin veriyor. neden? çünkü güzel kardeşlerim, insan iradeli bir varlık. allah’ın muradı da tam olarak bu. iyi ve kötüyü kavrayabilen ve seçimini bu iradesi yönünde özgürce yapabilen bir varlık yaratmış allah.

kimyanın kötü kullanılması neticesinde uyuşturucu bağımlısı olan insan, artık kişiliğini satmış bir canavara dönüşmüştür. breaking bad’de de bu konu çok detaylı inceleniyor. izlemeyenler mutlaka bu diziyi izlesinler. bu canavarların uyuşturucu bulmak için yapmayacağı şey olmadığı gibi; uyuşturucu ticareti ile servetine servet katabilmek için de “breaking bad” olabiliyor… keşke insanlar kişiliklerini sattıkları şeyin aslında ne kadar kötü olduğunu bilselerdi diyor ayetin sonunda…

ayetin başındaki, süleyman’ın mülkü konusunda şeytanların anlattığının ise şu olduğunu düşünüyorum. kur’an’dan ve tarihi kaynaklardan da biliyoruz ki, süleyman gelmiş geçmiş en büyük servete sahip hükümdarlardan biri. bunu kendisinin 38:35’de yaptığı duadan da anlıyoruz, “rabbim; beni bağışla. ve bana benden sonra hiç kimseye yaraşmayacak bir mülk ver…” diyor. bu duanın kabul edildiğini, rüzgarı süleyman’ın emrine verdiğini söylüyor allah, bir sonraki ayette. ve “dalgıçlık yapan ve bina ustası olan şeytanları da hizmetine verdik” diyor, ondan sonraki 37. ayette. diğer taraftan tüm bu mülke rağmen, bir karıncayı incitmekten de imtina edecek bir insan süleyman. (bkz: neml 18-19)

bir kere şunu çok iyi anlamamız ve bilmemiz gerekiyor ki, şeytan ve cin kavramları kur’an’da bizim bildiğimizden çok başka şekillerde anlatılmakta. cin veya şeytan denince mitolojik, yanar dönerli, insandan bağımsız alabildiğine kötü karakterler beliriyor zihnimizde, fakat ikisi de insani davranışlarla yine insan benliğinde hayat bulan varlıklar. 

şeytanların iddiası, süleyman’ın bu mal varlığını haksız yollarla elde ettiği yönünde bence. şeytanlaşmış insanlar gerçeği karartıyorlar ve bu servetin kara para olduğunu iddia ediyorlar ve insanları da buna inandırıyorlar. fakat süleyman kafir olmadı/gerçeğin üzerini örtmedi diyor allah ayette. daha önce de açıklamıştım kuran’i bir kavram olarak kafir olmak = gerçeği örtmektir. ki diğer ayetlere de bakarsak süleyman’ın hayatından gösterilen farklı kesitlerde son derece açık, şeffaf bir yönetim sergilediğini de görebiliyoruz.

olum iyi güzel anlatıyorsun da, kaç bin yıl önce ne kara parası, ne dalgıcı, ne bina ustası dediğinizi duyar gibiyim. sevgili dostlar, süleyman’ın iktidarında rüzgarı ve aerodinamik yasalarını çok iyi bilen ve kullanan uçak teknolojisi ve teleportasyon teknolojisi olduğunu söylesem size? yoksa siz sebe halkı üzerinde uçan ve süleyman’a haber getiren hüdhüd’ü bir kuş mu zannetmiştiniz? üstelik süleyman ile konuşan, ona rapor veren bir kuş öyle mi? sebe kraliçesinin tahtını göz açıp kapatıncaya kadar süleyman’a getiren “kitaptan ilim sahibi” kişinin bunu nasıl gerçekleştirdiğini düşünüyordunuz peki? bunlar hep açıklanmayı bekleyen, kur’an’da üzerine sayısız işaret olan teknolojiler. eski medeniyetler bizden her konuda çok ilerideydi, yavaş yavaş bunların delilleri ortaya çıkmaya başladı bile, yakında neler çıkacak göreceksiniz.

yine konuyu çok uzattığımın farkındayım güzel kardeşim, anlatacak çok şey de var aslında ama özetle şunu diyeyim. üzerine düşünmek yetmiyor çoğu zaman. bildiğimiz formülleri hayata uyarlayan şey belki bir kitap, belki bir dizi, belki bir deniz manzarası olabiliyor. parçaları birleştirmek gerekiyor. allah diyor ya, “size ayetlerimi göstereceğim ve siz de onları tanıyacaksınız…” ve yine zariyat 20-21’de de diyor ya, “kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefsinizde ayetler/işaretler vardır. hala görmüyor musunuz?” diye… evet bu işaretleri her gün ama her gün görüyoruz, bunlar bize uğruyorlar. tıpkı hareket eden varlıklar gibi, gözümüzün içine bakıyorlar. onları farketmek, üzerine konuşabilmek için yapmak gereken düşünmekten de ziyade “görmek” sanırım.

bizi yaratanın dediği gibi; “hala görmüyor musunuz?”

selam ve sevgiler.


morconverselikiz sordu:
Hasan Sabbah hakkındaki düşüncelerin neler?

din ile afyonlayıp cennet vaadettiği fedaileriyle suikastın, terörün, casusluğun dibine dibine vurmuş bu abi, insanlık tarihinin en tehlikeli ve en karanlık şahsiyeti olabilir. günümüzde de çok sayıda temsilcisi var.

yanlış anlaşılmaya çok müsait, üzerine kitap yazılacak çok ciddi bir konu bu ama, şunu söylemeden geçmek istemiyorum. ilgilenenler kur’an’da bahsedilen cin toplulukları ve cin şeytanları kavramlarını lütfen çok ama çok iyi araştırsınlar. hasan sabbah’ın (ve günümüzdeki temsilcilerinin) cin şeytanlarından olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum.

aklımı çok fazla kurcalayan bir konu bu, ilerleyen zamanlarda bu konu ile ilgili çok detaylı bir yazı yazacağım inşallah.


Anonim sordu:
Şeriat hakkında ne düşünüyorsun? Hı bir de ihsan eliacik hocan falan değil dimi.yoksa seni cidden hic ciddiye almayacagim:)

şeriat hukuk demek, hukuk. 

yurdum insanı şeriat lafını duyunca gözleri dönmüş sakallı pelerinli takkeli adamları, diri diri karanlığa gömülen kadınları, intihar bombacılarını tahayyül ediyorsa bu islam ve “hukuk”un değil; “şeriat isterük”çü zalimlerin ve onları kukla gibi oynatan sağdan yanaşan insan şeytanlarının eseridir.

korkma yavrucuğum, ihsan eliaçık hocam filan değil. ihsan eliaçık samimi bir insan, mücadelesini de belli noktalarda takdir ediyorum. fakat çok ciddi metodoloji sıkıntısı var kendisinin. antikapitalist veya devrimci müslümanların da keza aynı şekilde. öyle, “devrim ayetleri” diye iddialı bir kitap çıkartıp; ayetten çok menkıbe, rivayet, yalan yanlış ne kadar hadis varsa kitaba doldurmakla olmuyor bu işler. işine gelen menkıbeyi rivayeti al kullan, işine gelmeyeni alma. sonra kitabın adına “devrim ayetleri” de. yok canım… “mülkiyet hırsızlıktır” deyip, aynı kitabın kapağına “bu kitapta yazılanlar izinsiz kullanılamaz” diyerek copyright basmak da ayrı güzel bir kafa.  

beni ciddiye alıp almadığının beni hiç ilgilendirmediğini bilmeni isterim. senin kınamandan çekinmiyorum. selam olsun sana.


cahil bir topluma seçme özgürlüğü verirsen oligarşiyi hortlatır, kendi diktatörünü kendisi yaratır demiş platon, milattan önce 3. yüzyılda. yani bundan tam 2300 yıl evvel.

oligarşiyi ve diktatörümüzü kendi ellerimizle bu vatana hediye etmiş cahil bir toplum olarak söylenmeye hakkımız var mı, tartışılır. “ama ben lpg’ye oy attım, ben suçsuzum” demesin hiç kimse. sevgili kardeşlerim, sayın romalılar! yarınki seçimde netice ne olursa olsun, bir şeyleri düzeltmek istiyorsak evvela kendi durumumuzu ve çevremizi değiştirmek zorundayız. şu an kimi dövdüğümüzü, bizi kimin dövdüğünü bile bilemeyecek kadar karanlıktayız. salladığımız yumruğun doğru surata çarptığından bile emin değiliz. modern dünyanın bize itelediği ne kadar dogma, hurafe, tabu ve putumuz varsa bunlardan kurtulmakla işe başlayıp özgür dimağlar olarak bu karanlığı yenmemiz gerekiyor.

gençler, kendini genç hissedenler, mozambik cumhuriyetinin nadide vatandaşları! hepimize çok büyük sorumluluklar düşüyor. bu toplumun barışı ve adaleti sağlayabilmesi için elimizdeki teknolojik imkanları da doğru şekilde kullanarak önce kendimizi sonra çevremizi değiştirmekten başka çaremiz yok. bilgi sahibi olmak, kimle kavga ettiğimizi bilmek ve ona göre pozisyon almak zorundayız.

ilk uygulamamız şu olsun: şimdi hepimiz, kademeli olarak devlet tarafından özenle yontulan zihin yapımızı, hurafelerle şekillenen dogmatik birikimimizi, hayatımıza sokulan çarpık tüm “mühim” kavramlarımızı resetliyoruz. fanatikliği kenara bırakmanın tam zamanıdır. hele hele bilgi sahibi olmadığımız bir konuda fanatiklik yapmaktan derhal vazgeçiyoruz. candan eden yarım doktorculuk oynamayı bırakalım. yalnızca elinden iş gelmeyen, hiçbir baltaya sap olamamış cahiller doğarken seçemediği ırkıyla övünürler. bırakın sizin için kim ne derse desin; vatan haini, din düşmanı, soyu bozuk… bunların hiçbiri zerre önemli değil. 

sevgili katalanlar, benden duymuş olmayın; gerçekler, tıpkı canlı varlıklar gibi hareket eder. gerçekler herkese, farklı şekillerde, farklı zaman ve mekanlarda mutlaka defalarca kez uğrar. gerçekler asla sıkılmaz, asla vazgeçmez. ve gerçeğin ne olduğunu mutlaka size geldiğinde çok iyi anlarsınız, fakat bazen işinize gelmez. veya o gerçeğin daha önce size kabul ettirilen yalanlarla çeliştiğini hisseder, kınanmaktan korkar vazgeçersiniz. gerçek, hareket eder ve herkese gelir, dediğim gibi benden duymuş olmayın ama bu yüzde yüz kesin bilgidir. lütfen size gelen gerçeği karartmayın. vicdanınızın üzerini örtmeyin. ufak menfaatler için gerçeklerden vazgeçmeyin. kınanmaktan korkanlar hiçbir şeyi değiştiremezler. kendilerini düzeltemeyenler toplumu düzeltemezler. gerçeğin üzerini örtenler, adalet barış ve özgürlük için çırpınanları asla aciz bırakamayacak. gerçeği karartanlar, şeklini bozup gerçekmiş gibi satanlar asla galip gelemeyecekler. 

lütfen yarın mutlaka oyunuzu kullanın, ama asıl değişim kendimizi düzeltmeye başladıktan sonra gerçekleşecek, bunu da unutmayın.

sevgiler, selamlar.

öyle karışık yazdım ki beynim eridi insanı, yurttaş ziegfiroyt

Anonim sordu:
Yaşadığımız dönemde olduğu gibi her dönemde hurafe ve bid'atlerle mücadele eden Müslümanlar mevcuttur; çünkü bu inanç gereğidir. Bunu biliyoruz, siz de biliyorsunuzdur. Tüm mücadelelere rağmen belli dönemlerde din dışı gelenekler maalesef İslam'a zarar vermiş ve vermektedir. Amenna. Fakat yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla siz yanlışlar yanında doğruluğu Kur'anla paralel olan hadisleri de reddediyorsunuz. Zan'dan bahsetmişsiniz, bu yaptığınız bir zan değil midir? .../

”/.. Bazı mezhep imamlarını, hadis alimlerini, yani İslam’a hayatını adamış insanları yok saymak hangi cür’et iledir? Bunu ben demiyorum Kur’an diyor, deyip ayet ile ispatlama gayret güdüyorsunuz, bu güzel; fakat, Kur’anın bak dediği yön ile sizin baktığınız yön farklı olacağını, yani sizin de hata ediyor olacağınızı hesap ediyor musunuz? Ki bununla kalmıyor düşüncelerinizi çok rahat bir şekilde etrafınıza empoze etmeye çalışıyorsunuz. Bahsettiğimiz alimleri ne kadar tanıyorsunuz? …/”

şeklinde devam ediyor soru…

selam,
“anladigim kadariyla dogruluğu kuran ile paralel hadisleri de reddediyorsun” demissin sevgili anonim, evet haklisin reddediyorum. bu rivayetler hicbir sekilde din olamazlar, bu kadar acik ve net. dogruluk bakimindan kuran ile paralellik gosteren sadece hadisler yok. okudugun tum kitaplarda, tum ideolojilerde, herhangi bir sokak konusmasinda kuranla paralel dogrulukta fikir bulman mumkundur. falanca filozofu din ediniyor muyum, hayir. spinoza’yi ve yazdiklarini din ediniyor muyum mesela, hayir. carpitilan, hatta uzerine mezhep uydurulan imam azam’i din ediniyor muyum, hayir. ki sayabilecegimiz bu isimlerin tamami, o din yapilan rivayet edilmis hadislerden yuzlerce kez kendi icinde daha tutarli ve akla mantiga uygun.

sunu anlayin lutfen, bu uyduruk hadis ve rivayetler allah ve elcisine sayisiz hakaret ve iftira iceriyor. iclerinde peygambere atfedileni gectim, allah’a atfedilen hadisler (nasil oluyorsa artik) bile var. allah’in ayetleriyle celiskili, fitratla celiskili, hatta kendi icinde bile celiskili. diger taraftan; iffetli bir kadina iftira atip bunu ispat edemeyenin sahitligini omur boyu kabul etmeyin diyor allah, di mi, biliyorsun o ayeti. bu iftira atan adamlar, hayatlarinin geri kalaninda hic dogru sahitlik yapmayacaklar mi yani, yapacaklar elbette. ama buna ragmen sahitliklerini kabul etme diyor allah. neden, cunku o adam o iftira pisligine bulasmissa, bunu tekrar etme ve insanlari aldatma ve karalama potansiyeline sahiptir. simdi soyle, ben bu buhari ve turevlerinin sahitligini kabul edersem, allah bana hesap sormaz mi? sen bana bu hakaret ve iftiralari yapan, igrenc yalanlari bana ve elcilerime atfeden adamlari nasil kendine din edindin demez mi?

sonra deniyor ki, “madem bunlar rivayet, bunlari kabul etmiyorsun. e kuran da ayni rivayet zinciriyle gelmedi mi?”… bu sorunun sahipleri dunyada “sakar” ile muhatap olacaklarini cok iyi bilmeliler. “sakar nedir bilir misin? ne artar, ne eksiltir… insanlar icin levhalar, tablolar sunar.” (74/27-28-29) oyle sanildigi gibi ahiretten sonraki cehenem filan degil sakar, bu dunyada iken insanlarin karsilasacaklari bir sinav… bu ustte yazdigim soruyu gercegi bulmak icin iyi niyetle soranlarla, acik aramak ve rivayetler uzerine kurdugu yalan dinini mesrulastirmak icin kotu niyetle soranlar bu sakar diye tabir edilen fitne ile mutlaka tanisacaklar. altin’i yabanci maddelerden arindirmak icin yuksek ateste isitmaya fitnelemek deniyor. sakar’in, yani bu fitnenin de asil fonksiyonu bu. gercegi arayanlarla, dalga gecenleri birbirinden ayirmak. sakar kuran’da iki kere geciyor, iki ayeti de oncesiyle sonrasiyla cok iyi tahlil etsinler bu arkadaslar. ellerindeki kuran; rivayetlerle bugune gelen zanni bir kitap mi, yoksa gercekten allah’in sozu mu bunu cok iyi gorecekler.

tarih boyunca yasamis ilim adamlarini, bilim adamlarini, fikir ureten, hukuk ureten, insanlik icin hayirli isler ureten, allah’in yasalarini inceleyen insanlari; sifa niyetine peygamber sidigi ve kani icilebilir fetvasi veren hurafeci zuppelilerle elbette es tutmuyorum. fakat hicbirini de kendime din edinmiyorum. peygamberi, hocaefendilerini ilahlastirip kendilerine rab edinen musrikler istedigi kadar hayatini bu ise adasin. ne yani hayatini bu ise adiyor diye onu hakli mi sayalim, saygi mi duyalim yani? hayatini bir seye adayan sadece bunlar mi var?

son olarak, allah’in bana olan lutfu sayesinde ben ozgur bir insanim. allah’in ayetlerini, dogada kurdugu duzeni, benligimizdeki yansimalarini dusunuyorum, arastiriyorum. bunu baska insanlarla ozgurce “cok rahat” bir sekilde paylasmamdan daha dogal ne olabilir? ve bu seni neden rahatsiz ediyor? 3 yildir vakit buldukca buraya yaziyorum, kucuk buyuk demeden farkli ortamlarda veya birebir insanlarla yazisiyorum, konusuyorum. hicbir zaman hatasizlik iddiasinda bulunmadim, bulunmam da soz konusu degil. samimi olarak gercegi ariyorum ve kendimden sorumluyum, yazdiklarimi okuyan herkes de kendisinden sorumlu. bizi yaratan guzel allah hepimize akil ve kendimizi ifade edebilme nimeti vermis. her nimetin bir zekati olmasi gerekmez mi sevgili kardesim? bu konuda dertliyim abi, ne yapayim konusmayayim mi? sen de dusun, sen de arastir, sen de fikrini beyan et. oturalim uzerine konusalim.

sevgiler.